Facebook Instagram

Dilekalem

...Bir baktım ben çocukluğumun, gençliğimin, heyecanlarımın yaşandığı Taksim’deyim. Anılar bir yere gitmez ki, onlar da orada asılı kalmışlardı işte.

Geçmişle Gören Gözlüğümden Taksim-Tünel

Uzun zaman sonra Taksim’e yolum düştü. Düşmese gitmezdim, değişiminden memnun kalmayan, eski ruhunu arayanlardanım… Metro’dan meydana çıktım, şöyle bir bakındım, sonra İstiklal Caddesi’ne girdim. Gözlüksüz bakınca çok daha kalabalık, karmaşık, alelade ve yabancı geldi gözüme. Ta ki biraz ilerleyip de Fransız Kültür Merkezi’nin önündeki sokak sanatçılarının tınısı kulağıma çalınana dek… O tını burayı diğer her yerden ayırıyordu. “Geçmişle gören gözlüğümü” gözüme indiriveriyordu. Bir kaç derin nefes, bir kaç sakin adım… 

Bir baktım ben çocukluğumun, gençliğimin, heyecanlarımın yaşandığı Taksim’deyim. Anılar bir yere gitmez ki, onlar da orada asılı kalmışlardı işte. Arkamda tüm heybetiyle Atatürk Kültür Merkezi duruyordu, sanatın, varoluşun ifadesiyle kutsanmış ve ışığını yayıyor gibi… Gittiğim ilk bale, tiyatrocu yakınlarımın torpiliyle ön sıradan izlediğim özel temsiller, ambiyansına hayran kaldığım kokteyller, oyunlar, heyecanla önünde beklenen gişeler… Her bir basamağına, kendine has mimarisine sanat sinmiş güzelim AKM; bedenin yıkılıyorsa ne olmuş, ruhun var, tüm anılarda yerin var. Gözlüğümle bakınca apaçık ortada, şimdi kırılan camlarının üzerinde asılı zihnimde kayıtlı tüm fotoğraflarla senden anılarım. Ben ve benim gibi nicelerinin… 

Çeviriyorum başımı, yürüyorum. Yanımdan “çınn çınnn” sesiyle tramvay geçiyor. Bir bakıyorum çocukluğum yanı başımda, annemin elini tutmuş, buz gibi bir günde tiyatrodan çıkmış heyecanla tramvaya biniyor. Nostaljik tramvay Taksim-Tünel arası seferlere yeni başlamış, haberi duyduklarından beri tramvay için gün sayan iki arkadaş annelerini çekiştirip kıkırdayarak tramvaya biniyorlar… Ne taze mutlulukları gözlerinde, paylaştıkları gülüşleri, üşüyen minik elleri ve onları kavrayan anne elleri… Şimdi benim olduğum yaşlarda anneleri, onların gözünde hiç gelinemeyecek kadar uzak bir yaşta. Lakin gelince o minik eller bir adım ötede oluyor, sen geçtikçe hayatın içinden çağrıştıran herşeyle sana göz kırpıyor, “Bir yere gitmedim ben” der gibi:) 

Derken Hacı Bekir’i görüyorum, bu kez 1 Ocak oluyor, sene değişken. Çünkü her yeni yılın ilk günü “Beyoğlu’na çıkardık”. Evet, çıkardık, çünkü annem ve babam iki dirhem bir çekirdek giyinilip Beyoğlu’na çıkılan zamanların gençleriydiler. Hala çok sevdiğim ışıl ışıl yılbaşı süslerinin altından, arnavut kaldırımı taşlara basarak ilerlerdim, bir elim annemin, bir elim babamın ellerinin içinde ısınırken. “Şundan” yerdik Hacı Bekir’de… Adını “şundan" zannettiğim, hatta bu isimle sipariş vermeye çalışıp garsonları delirttiğim şey aslında profiteroldü. Annemlerin kendi aralarında gülerek andıkları bir hikayeydi, söylenmesi zor olduğu için “şundan” denilmesi, gerçek sanırdım:) Bir seferinde yılbaşının anlamı gibi gelen o ışıklı gezilerimiz sonrasında eve döndüğümüzde ayaklarımı kaloriferin peteklerinin arasına cazırdayana kadar sokup kitap okuduğumu hatırlıyorum, Erdal Öz’ün “Havada Kar Sesi Var” öykü kitabını hatta. Havadaki kar kokusunu duyardım o zaman.  Çocuklar ve içinde çocuk kalanlar alır bir tek o kokuyu:) İşte isminden etkilenmiştim kitabın, merak etmiştim, sesi de nasıl oluyor diye… Öyküler su gibiydi, kar gibiydi, sesi içime işler gibiydi, belki ben de büyüdüğümde böyle öyküler yazabilirim demiştim… Kimbilir, hala, belki… :)

Ah Taksim, Beyoğlu, İstiklal, tramvay, hala aralarda kalan dükkanlar, vitrini değişse de adı değişmeyen, çehresi değişse de var olan mekanlar… Çağırdığı, taptaze ve içimi ısıtan anılar… Meğer buradaymışsınız, hiçbir yere gitmemişsiniz… 

Adımlarım canlanıyor, tıpkı bu cadde gibi kendine has ritmine kavuşuyor. Çocukluğumlayım ya, hafif zıplar gibi topuklarımın üzerinde, ellerim bu kez ceplerimde… 

Yavaş yavaş aşağıya doğru inerken tiyatro çıkışlarını, sırf o zaman yeme özgürlüğüm olan sosis-patatesi, oradan alınca daha başka gelen kitapları anıyorum. 

Az daha ileride yine kendimle karşılaşıyorum. Büyümüş artık, okulu kırmış, arkadaşlarıyla burada dolaşıyor. Kendi ruhunu, yolunu bulmanın peşinde, duvar yazılarını, posterleri karıştırıyor. Kiminde kendince hayata baş kaldırıyor, kimine çok gülüyor, kimini duvarına asıyor, yıllarca güç alıyor… Arkadaşlarıyla alışveriş yapıp cafelerde oturuyor, kendi özgün dünyasının ilk ilmeklerini burada atıyor. 

Galatasaray Lisesi görünmeye başlıyor. Derken, yerler tekrar arnavut kaldırımı, tramvay raylarının her iki yanında göğe uzanan ağaçlar sıra sıra… Onların arasında beliriyor kırmızı şapkalı bir kız ile elele yürüdüğü erkek arkadaşı… Ben çok iyi tanıyorum o ikisini, şapkayı da hala saklıyorum o günlerin izi gibi… Ne tatlılar, üniversiteye gidiyorlar, bir dolu şey öğreniyorlar, bazen kızıyorlar bunları kim hatırlayacak diye… Bir bilseler hatırlamak için değil, işleyip çözebilmek için tüm o bilgiler ve iyi ki orada o meslekleri ediniyorlar, şimdiye temel atıyorlar… Soruyorlar, sorguluyorlar, konuşuyorlar, gülüyorlar, bazen kalabalık oluyorlar, bazen baş başa. Ders çıkışı “Uzun zamandır gitmedik Taksim’e, özledik” diyorlar, sırtlarında sonradan çocuklarına bez çantası olacak çantaları ile yolunu tutuyorlar… “Heeyy” diye sesleniyorum peşlerinden, gelin birşeyler içelim, biraz laflayalım diyeceğim ama ne mümkün, duymuyorlar, aşıklar:) 

Az ileride bir bakıyorum, sağdaki bir dükkanın adı değişiyor, “Barcelona Cafe” oluyor, kocaman masalarına bir dolu arkadaşla sığışıyorlar, garson süpriz pastayı getirirken merdivenden düşüyor, ona gülerken çekilen fotoğrafları hala arşivimizi süslüyor. Kimi yoluna gitmiş, kimiyle yollar daha derinden kesişmiş… 

Tünel’e varırken Sofyalı, Asmalı ve dahası… İş hayatına yeni giren o idealist, hem öğrenci, hem çalışan halimle tanıştırıyor beni yeniden. O topuklularla nasıl yürüyor merak ediyorum bu yollarda! Umrunda mı, tünele biniyor, bazen yağmurda şemsiyeyle yürümeyi kendine ödül yapıyor, öğlen gittiği mekanları akşam da başka bir çehreyle keşfetmeyi, yaşamayı seviyor… 

Velhasıl, İstiklal Caddesi kendi kişisel tarihimin fotoğraflarıyla kaplanıyor, her köşesinden beni bana hatırlatan birşey sunuyor… Her mekanın ruhu var evet ama paylaşılmışlıklar onun ötesine geçiyor, o yollara, duvarlara siniyor, kokusunu aldığında tüm güzelliğiyle içine doğuyor… İsterdim tabi ki o ağaçların dallarına konan kuşların sesleriyle, tarihi mekanların gölgesinde, arnavut kaldırımlarında yürüyebilmeyi, bizimkilerin zamanındaki gibi kıyafetine, saçına başına bakacak kadar hürmetle yaşayabilmeyi… Bu topyekün girişebileceğimiz bir şeydi, görünen o ki beceremedik. Öyleyse kolektifin kotaramadığından bireysel penceremi açar, oradan bakarım diyorum; kendi Beyoğlu’mu kendi içimde yaşarım, elde kalan, hala anılarımı canlandırabilen parçalarının baki kalmasına niyetle…

Yaşanan bir ömür, kalan ise günlerden hatta anlardan ibaretmiş işte… Anların, anıların sahnesi, fonu, fon müziği de onlar kadar kıymetliymiş, örselense de, değişse de hala yaşayan ve yaşatan değerleriyle senmiş, benmiş, bizimmiş… Beni ben yapan herşeye ve sahnelerine, vesilelerine teşekkürle, sevgiyle…

İlham olsun, aşk olsun!

Dilek


İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK YAZILAR

ETKİNLİK VE DUYURULARDAN HABERDAR OLUN

Etkinlik ve duyurulardan haberdar olmak için lütfen adınızı ve e-mail adresinizi kaydedin.