Facebook Instagram

Dilekalem

​Trendeyim şimdi. Aylardır hayalini kurduğum Meteora’ya gittim ve bu trenle dönüyorum. Dönüş yolunda da Meteora üzerine yazmak istiyorum… Meteora, Yunanistan’da kayalıklar üzerine kurulu manastırlarıyla, ilginç doğasıyla ünlü bir yer.

Meteora; Görkemli ve Dingin

Trendeyim şimdi. Aylardır hayalini kurduğum Meteora’ya gittim ve bu trenle dönüyorum. Dönüş yolunda da Meteora üzerine yazmak istiyorum…

Meteora, Yunanistan’da kayalıklar üzerine kurulu manastırlarıyla, ilginç doğasıyla ünlü bir yer. Geçen sene ailece Atina’ya geldiğimizde, bir kafede otururken oğlum Kutay bir broşür alıp gelmişti, ilk kez o broşürde görmüştüm Meteora’yı. Etkileyiciydi… O gün seyahatimizin son günü olduğu için üstünde durmamıştık o broşürdeki turların ve gezilecek yerlerin. Aklımda yer etmiş demek, bir süre sonra rüyamda gördüm Meteora’yı. O koca koca kayaların arasından uçarak geçiyordum :) Daha ne kadar düşsün içime, ben de koydum kalbime; Meteora’ya gitmeyi diledim, zamanı geldiğinde… Gelmiş ki zamanı, bugün oradaydım.

Meteora fotoğraflarına en çok konu olan manastır

Hem bende bıraktığı izlerden bahsedeceğim hem de maceralı seyahatimden. Gitmek isteyenlere de ufak bir rehber olsun hem. Bir çok tur var Meteora’ya giden. Günübirlik, bir kaç günlük çeşitleri var. Meteora’da on adet manastır var, bunların bir kısmı gezilebiliyor. Gezilebilenlerin çalışma saatleri de farklılık gösteriyor. Bu nedenle hepsinin içine girip gezmek isteyenler için günübirlik tur yetersiz, en az iki gün konaklamak gerekiyor. Ben atmosferini solumayı, görmeyi, hissetmeyi seçtim. İki manastırın da içine girip gezmek de bonusuydu, bana fazlasıyla yetti.

Meteora’ya Nasıl Gidilir?

Meteora, Kalampaka’da (Kalabaka/ Kalambaka) ve buraya Atina veya Selanik’ten trenle ulaşılabiliyor. Ben Atina’dan gidip döneceğim için, Atina tren istasyonundan (Larissa metro istasyonunun çıkışında) bilet aldım. Yerel bir tur acentasından (Visit Meteora Travel) da oraya varacağım ve ayrılacağım saatlere uygun bir tur rezervasyonu yaptım. (Seçtiğim turu görmek için buraya tıklayabilirsiniz) Sabah 8:20’de Atina’dan kalkan tren, 13:30 civarında Kalampaka’ya varıyor, tur da sizi tren istasyonundan alıp 17:30’daki dönüş yolculuğuna kadar bir güzel gezdiriyor. Dönüş de Atina tren istasyonunda 22:30’da son buluyor. (Öyle miymiş, göreceğiz:) )*

Zamanın dışında...

Meteora’ya Yolculuğum

Sabah erkenden tren istasyonuna vardım. Tren geldiğinde heyecanla yerime yerleştim. 6 kişilik kompartmanda dört -hiç susmayan- Japon, bir -kendi halinde- Yunanlı teyze ve bir de ben -hep uyuyan Türk- vardık:) Bir istasyonda durduk, Yunanca anons yapıldı, ardından sanırım İngilizce de yapıldı ama İngilizce bilmeyen biri tarafından yapılmış olacak ki hiçbir şey anlaşılmadı. İkinci anonsta tek anlayabildiğim “pasuncurs” (passengers- yolcular) ve “Kalampaka” idi… Karşımda oturan Yunanlı teyzeye sordum, o da İngilizce bilmiyormuş ama beden diliyle, elleriyle ve anlattıkları içinde bildiği tek ve bence en kritik kelime ile (“bus” (otobüs)) durumu anlattı. Şöyle ki o istasyonda inip bir otobüse binecek, başka bir istasyona geçecektik, oradan bineceğimiz trenle de son durağımıza gidecektik. Yardımına teşekkür etmek için ben de bildiğim bir kaç Yunanca kelimeden birini kullanarak “Efharisto poli” dedim, yani teşekkür ettim… Ne olduğunu anlamaya çalışan Japon yol arkadaşlarımız ise teyzeyle iletişimimden dolayı beni tercüman belledi, ben de bu aslında kelime olarak zerre anlamadığım diyaloğu onlara aktardım! :D Sonunda hiçbir şey anlamayan ama ne yapacağını anlamış olan bir grup insan trenden çıktık. Bir kısmı yolu biliyormuş gibi görünen, bir kısmı ise bizim gibi şaşkın şaşkın onları izleyen, geri kalanı da sürüyü takip eden bir tren dolusu insan yürüyüp otobüslerin olduğu yere vardık. Yunanlı teyze o kadar şekerdi ki, benim de doğru otobüse bindiğimden, peşinden geldiğimden emin olana kadar takip etti, ben de onu tabi!:) Yaklaşık bir saatlik otobüs yolculuğunu takiben yeni trene binip Kalampaka’ya vardık. İstasyonda tur aracı bekliyordu, zaten tur da ben ve Singapur’dan gelen bir kızdan ibaretti!:) 

Meteora’yı Gezme Vakti

Kalampaka’dan tepeye tırmanmaya başladık, enteresan bir sinema sahnesi gibiydi. Arka fonda gerçekten de başı dumanlı dağlar, minik şehir merkezinin üzerine kanat açmış dev kartallar gibi kayalar ve o kayaların üstünde konumlanmış manastırlar… Meteora, o dev kayaların ismiymiş. Yüzeyleri yosunlu, biraz Kapadokya yapılarını anımsatan, doğanın ellerinden çıkma, izlemeye doyulmayan kayalar… Aralarından tepeye çıkmak için bir yol yapılmış, onun dışında doğaya dokunulmamış. Dolayısıyla bu doğa harikası yeri her renk yapraklarla donanmış ağaçların güzelliğiyle bir bütün olarak izliyor ve hissediyorsunuz… Manastırların çoğunun direkt ulaşımı yok, uzun uzun merdivenlere, kayalara tırmanarak çıkılıyor. Birine ise turist giremiyor. Eskiden ulaşım bu kadar da yokmuş ve biri geldiğinde iple çekilirmiş… Mecaz gibi oldu, birinin gelmesini iple çekmek belki de buradan türemiştir! O kadar izole bir hayatın içine dışarıdan gelen iple çekilir tabi!:)  Bu arada, hala orada yaşayan monklar yani keşişler var, tabi ki eski formatında değil. Ziyaret ettiğimiz manastırlardan birinde 34 kadın keşiş varmış, biri turist olarak Avustralya’dan gelmiş ve orada kalmayı seçmiş. Yine aralarından biri akademik kariyer yapan biriymiş, Atina’dan gelip, hayatını orada geçirmek istemiş. O manastırdaki tüm kadınların eğitimli olduklarını, öğretmen olanların şehir halkına eski Yunanca ve özel bazı sanat dallarında eğitim verdiklerini söyledi. Turizm’den elde edilen gelirle (Manastır girişleri 3’er Euro ve hediyelik eşyalar satılıyor.) ve verdikleri eğitim hizmetleriyle oradaki yaşamı sürdürüyorlarmış. 

İlk gezdiğimiz St. Stefan kilisesiydi. Keçi gibi tepeye tırmandık bu kiliseye girmek için. İçi ufacıktı ve enerjisi çok yoğundu. Çevresindeki manzara ise “İyi ki geldim” dedirten cinstendi… Ardından en yukarıda bulunan ve turist kabul etmeyen manastırın yakınına çıktık, oradan diğer manastırların çoğu da görünüyordu. O coğrafyadayken zaman tüneline girmiş ve yaşadığımızdan çok farklı bir zamana çıkmış gibi hissediyor insan, hatta “zamansız”lığa… İnanç ile hayata tutunan, bir başka açıdan da aslında hayattan izole olup inanca tutunan nice insan gelip geçmiş oradan… İnsan perspektifinden bakınca bunu görüyorsunuz, nasıl ulaştılar, nasıl yaşadılar, neden yaptılar gibi sorular da geliyor tabi; cevabı ancak yorum olarak kalacak olan. Bir de gözün gördüğüne, doğa perspektifinden bakınca dilini ısırıyor insan. Öyle muhteşem bir manzara… Bir kaç fotoğraf çektikten sonra telefonumun ekran çapından gözümün gördüğü çapa terfi ediyorum, doya doya bakıyorum, derin nefeslerle içime çekiyorum. Tertemiz, serin ve taze bir havası var. Bir de minicik kuşları, tatlı tatlı ötüyorlar, arada hoop bir yerden bir yere uçup gözünüze takılıyorlar; gerçekten çok minnaklar! :) Kuşların sesi, tertemiz nefesi, o yoğun enerjisiyle içinizi temizliyor sanki, hafifletiyor. Rüyamdaki gibi, o minnak kuşlar gibi süzülerek uçmak istiyorum kayaların arasında, ben de açıyorum kollarımı, hissediyorum, hayal ediyorum… 

Oradayım, o anı içime çekiyorum…

St Stefan'ın çan kulesinden el sallıyorum :)

İkinci gezeceğimiz manastıra doğru giderken arada bir yerde duruyoruz. Game of Thrones’daki bir sahnede kullanılan manzarayı gösteriyor tur rehberimiz. Zaten bizimle eş zamanlı gezen diğer turun adı da “Thrones of Meteora”… Tur rehberimiz dizi çekimleri için izin istendiğini ancak manastırları görüntüden silerek, sadece kayalıkların kullanımına izin verdiklerini söylüyor. Olası turizm akınından, aşırı popülerlikten çekiniyorlar diyor… Tabi ki turizm orayı kalkındırıyor, geçim sağlıyor ama keşişlerin yaşamı keşişlikten çıkıyor demek ki durmadan selfilere misafir edildikçe :) Bu bölgenin tanıtımına çok yatırım yapılmadığını da anlatıyor rehberimiz. James Bond filminde de kullanılmış o bölge ama popülerliği 2001-2 yıllarında internetin daha yaygın kullanımıyla, o sahnelerin burada çekildiği bilgisinin yayılmasıyla olmaya başladığını söylüyor. Şimdi ise en güçlü tanıtım ağımız sosyal medya diyor, gelenler fotoğrafları paylaştıkça bilinirlik artıyor, yatırıma gerek bile kalmıyor… Bu zamansız yerde, nereden nereye; ömrünü kayalığın tepesinde bir manastırda tamamlayan keşişlerden sosyal medya, internet ile her an her yerde olabilen, turizmi, politikayı, daha pek çok şeyin akışını parmaklarının ucundan yöneten insanlara… 

Game of Thrones'tan aşina olunan sahne

İkinci manastırın girişi fantastik filmlerin kalelerini anımsatıyor, iki kenarı uçurum, uçurumun dibinden biten dev kayalar, yüzleri yeşil, siyah… Ahşap bir köprüden yürüyüp, üzerinde demirden diken ve tokmaklar olan ahşap bir kapıdan giriliyor. Bu kez zaman tüneli değil masal kitabına girmiş gibi hissediyorum kendimi, içeride Merlin olmalı :) 

Bu manastır bariz şekilde daha temiz ve düzenliydi, tur rehberimiz bunu “kadın eli değmiş” olmasına bağladı. Cinsiyetçilik yapmak istemem, rehber bunu ilk söylediğinde de bu kadar bariz bir fark olacağını beklememiştim ama neden öyle dediği içeriye adım atar atmaz anlaşılıyor. Kadınların pantolonla girmeleri uygun olmadığı için pareo gibi giyilen etekler koymuşlar girişe, onlardan alıp giyiyorsunuz. Önceki manastırda hepsi üst üste yığılı ve kirliydi. Burada ise desenlerine göre ayrılmış, temiz ve düzenli… Manastırın her yanı çok bakımlı. Yine de enerjisini diğeri kadar yoğun hissedemiyorum, daha çok yaşayan, işleyen güzel bir yer hissi bırakıyor.

Üç buçuk saatin sonunda turu tamamlıyoruz ve istasyona dönüyoruz… Orada bekleyen Atina trenine binmeden önce dönüp tekrar bakıyorum Meteora’ya. Hem bu kadar görkemli, hem bu kadar dingin nasıl olunur diyorum, görüyorum ki hiç bir şey yapmıyor bunun için, öyle… Doğası öyle, doğasını bozmuyor, çok tanınmaya, çok pazarlanmaya çalışmıyor. Ne yaşanmışlıklar barındırıyor. Rüzgar, su, fay kırıkları, kendi taşının, toprağının karakteri ona bu ifadeyi vermiş, şekillendirmiş. Yaşanmışlıkları, orada yaşanan inanç ve ritüelleri de farklı bir hale getirmiş, fiziken değil bu kez ruhen… 

Nihayetinde görülmeye, hissedilmeye değer, görkemli ve dingin Meteora olmuş. İyi ki oğlum o broşürü bulmuş, iyi ki seyahat planlarıma dahil olmuş. Tıkır tıkır Atina’ya doğru giden dönüş treninde, günün yorgunluğuyla böyle döküldü benden buraya. 

İlham olsun, aşk olsun,

Dilek


*İlave not: Çok az bir farkla, gece 11'e doğru Atina tren istasyonuna vardı. Dönüş yolu gidişe göre çok daha rahattı; aktarma ve duraklaması olmayan sakin bir yolculuk oldu.


İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK YAZILAR

ETKİNLİK VE DUYURULARDAN HABERDAR OLUN

Etkinlik ve duyurulardan haberdar olmak için lütfen adınızı ve e-mail adresinizi kaydedin.