Facebook Instagram

Dilekalem

Hoşçakal tontişim... Sen hep seveceğim...

Süeda. Bir Veda.

Hoşçakal tontişim…

Artık telefonun diğer ucunda “Yavruum” diyen içten sesini duyamayacağım. 

Ve artık seni her gördüğümde ne kadar zorlandığını görüp elimden bir şey gelmeden öylece durmayacağım. 

“Seni hep şununla hatırlayacağım” diyeceğim o kadar çok şey var ki.

Haberini aldığımdan beri dönüp duruyorlar içimde. 

Her kayıp verişinde insanın çocukluğundan da bir parça gidiyor sanki. Gidenle paylaşılan tüm anıları önüne sere sere yol alıyor. 

Çocukken çok severdim size gelmeyi. Kapıya koşar zili ben çalardım, saklanırdım. Sen seslenirdin aşağıya, ben merdivenleri tırmanırdım. “Delişmenim benim” derdin, “kızım” derdin, “yavruum” der nefesine çekerdin. Eniştem “Ooo kim gelmiş” derdi ardından, elime sarılıp öperdi. Hep büyüklerin elleri öpülmez ya, o hep benim elimi öperdi. 

Gürültülü girerdik eve, muhabbetle kalırdık içeride. Evinde en az bir kedin oldu hep. En delisi Lusi’ydi. Bütün mahallenin kedileri de gözlerdi yolunu. Eniştemle siz hastalanıp diyetinizi değiştirdikçe kasaba sadece onlar için gider olmuştun. Onlara özel yemekler pişirip dururdun… 

Yemekler deyince, öyle güzeldi ki o minicik ellerinin lezzeti. Babam askerden geldiğinde yaptığın pırasayı ömrü boyunca andı. O hep andığı için de birlikte olduğumuz sofralardan pırasa eksik olmadı. Nasıl severek donatırdın sofrayı, nasıl severdin ağırlamayı… 

Sen hazırlık yaparken mutfağa dalardım seninle beraber, sofraya otururken mutfağın önündeki koca çanı çalardım. 

Kahkahalar yükselirdi o sofradan. O kahkahalardan önce babam ayrıldı. Sonra eniştem. Ve şimdi sen. 

Hafızamda asılı bir fotoğraf şimdi o sofra başındaki anlarımız, baktıkça değişen. 

Beni ne çok sevdin, seni ne çok sevdim. 

Bir kere bile sitem etmedin. Bir kere bile neden aramıyorsun demedin. En sıkıntılı halinde bile güzel sözlerle seslendin, sevgini hiç ama hiç esirgemedin. 

Hayat zor sorular sordu sana, çok zorladı, hele ki yaşlandıkça… Sen kendi içinde karanlıklarda kaldın belki ama dışına yansıtmadın.

Daha üç yaşındaydın büyük depremde. Hayatın alt üst oldu kardeşlerinle birlikte. Daha adını seslenemediğin anneciğini orada toprağa bıraktın. Sen, yıkılan o evde, oynadığın balkonun içinde toprağa düştün ve bir mucize eseri hayatta kaldın. O saf kalbinde hep o yaşta kaldın. 

Güzel kadındın. Alımlıydın. Moda dergilerinden fırlar gibi donanırdın. Burnumla gamzem sendendi. Düğme burun ırsi, saklı gamze aynı yerdeydi. Havan bana geçmedi belki ama sana hayran gözlerim hep üstündeydi. 

Kendine has bir tınısı vardı sesinin, içinde hem neşe hem hüzün taşırdı. Çocukken sadece neşeyi duyardım, öyle çınlardı. Büyüdükçe, belki de sen yaşlandıkça, sesinde hüznün perdesi daha çok açıldı. 

Bir bayram sizde kalmıştım. Akşamları misafir gidince baş başa kalmayı beklerdim. Bitmezdi ki görmeye gelenin. Her gidenin ardından güzel sözler söylerdin, dualar ederdin. Sen dışı minik, içi koca derinliklerde sevgi seli bir kadındın.

Bugün seni toprağa verirken genç bir erkek vardı tanımadığım. Cansiperane uğraştı mezarını isteyeceğin gibi “temiz, düzenli” bırakmak için. Seni dualarla uğurladı. Tanımayanlar akraba sandı. Meğer evinin köşesindeki cafede çalışıyormuş. Kim bilir nasıl sevdin onu, nasıl hoş tuttun, bağ kurdun… Kendin gibi birine denk gelmişsin yine, son zamanda içinde kaldığın küçücük çevrede.

Karamelli dondurma severdin sen, kurabiye de, ah bir de kahve. Hele de sevdiklerindense, sevdiklerinleyse. Varsa öyle bir şans, şimdi de sevdiklerinlesindir bir başka alemde.  

Güzel kadın… Süeda… Eda’lı isminin manası Allah’ın rızasına eren demekmiş. Saflıksa şartı, hesapsız kitapsız, sorgusuz, saf bir merhamet haliyse, adına erdin de gittin.

Bugün bedenin toprağa erdi, sen hayatının son adımına. 

Dün gece 11’di. Uyku bastırmış, mışıl mışıl uyuyacağımı sanmıştım. Bir şey oldu, daraldım. Anlayamadım. Dön, dur, uyuyamadım. Bütün gece dişlerimi sıkmışım. Sabah nedendir anlayamadım. Uyanınca, yogada, niyetim oldu hatta, içimdeki huzursuzluğu dinleyeyim, duyayım, içine açılayım dedim. Yazacaktım her neyse dökülüp kaleme çıksın ortaya diye. Yazıyla değil sözle geldi, annem haber verdi gittiğini. 

Hem rahatladığın için şükrettim, hem seni bir daha göremeyeceğim için kederlendim. Giden manaya daha yakın olur, gördüğümüzden öte yol bulur da kalana hep daha zordur… Bir kez daha kalan olmanın durağına vardım. “Yavruum” dedin sonsuz kez kulağımda. Kendine has sesin, senin bana verdiğin o güzel sıfatlara büründü, onlar da vardı kulağıma. Ağladım bir daha dünya gözüyle bir anı yaratamayacağımıza. Ağladım bir ucu eksik kalacak anılarımıza. Ağladım halacım, bir de sensiz olacak yarınlara. 

İçimdeki huzursuzluk sen toprağa değdiğinde dindi anca. Gece 11’de vefat etmişsin. Tam da içime o hissin düştüğü anda. Yolda, annem pandemi dolayısıyla yapılamayan ritüelleri hatırlattığında, “Belki de böylesi daha iyidir, bedeni bir an önce toprağa kavuşma isteğindedir,” demiştim. Öyleymiş meğer. Seni büyüten annenin yanına uzandığında, kundaklara sarılı bir bebek gibi huzur bulduğunu hissettim. Son zamanlarında gittikçe zorlaşan bu hayat hikayenin son sayfasını çevirdin, emanetini de geldiği yere teslim ettin. Doğuran ve büyük depremde sen toprağa düşerken göğe yükselen anneciğinin adı anıldığında, doğumun ve ölümün arasında yazdığın kitabın tamamlandı, kapandı, ön ve arka kapağı bir araya toplandı. Artık senin için göze, söze, bedene gerek kalmadı. Ebedi yolculuğunun suretlerden münezzeh bir aşaması başladı. 

Huzur bul tontişim. Burada bulamadığın huzuru şimdi bul. Sevinmeye, sevmeye hazır halin baki kalacaktır, merhametin, güzelliğin, seni sen yapan tüm özel-liğin de manada yerini daha da iyi bulacaktır eminim. 

Seni seviyorum deyip kapatmak istiyorum ama anılar üşüşüyor, karşı koyamıyorum… Biraz daha yazmak istiyorum, izin verir misin? “Yazmakla biter mi?” diyorsun değil mi? “Ah benim güzel kızım, yorma kendini” diyorsun… “Sen yavruna bak, bak Fatih gelecek yorgun argın, ona bak” diyorsun. Bu kez bize bakalım istiyorum halacım, nasılsa seni duymuyorum… “Bak şimdi,” diyorsun değil mi, muzur gülüşünü takınıp? Beni durduramazsın biliyorsun, “delişmen” kızın değil miyim ben senin, e bırak da hakkını vereyim.

Bir yılbaşı geliyor aklıma. Piyango çıkmıştı sana, bana vermiştin, sanki kendin başa konan talih kuşu değildin. Bir piknik günü canlanıyor aklımda. Henüz ayakların şiş değil, ciğerlerin dolabiliyorken rahatça, gülmekten katılıyordun, çiçeklerden bana tac yapıyordun. Yazlıkta beraber geçirdiğimiz yaz. Bir bayram günü. Hamile olduğumun ilk müjdesi. Yüzündeki sevinç. O pek güvenceli işimi geride bırakıp kendi yoluma girdiğimde hiç de nesildaşların gibi karşılamayışın. Herkesin gözü fal taşı olurken senin gururla anlatışın. Hep hayran bakışın. Elini koltuğun kenarına bırakıp başını hafif eğip konuşurken bir an babama dönüşmen. Onu anışın, “abi” derken yaşları geri sarıp bir küçük kardeş oluşun. Geri saramadığımız zamana sığdırdığın onca özlem… Şimdi bize de bulaştırdın… 

Özleyeceğim seni tontişim. Sevişini, bakışını, sözlerini, kahkahanı, bitmeyen yasını, saflığını… İyi ki halamsın, iyi ki kucağında, yamacındaydım. Şimdi bedeninle toprak ve özünle sonsuz olacaksın. Benim için güzel hatıralarınla hep var olacaksın. 

Ben mi? Gözlerim dolacak anarken seni, senin bana bakarken gözlerinin dolduğu gibi. Seninki saf sevgidendi, benimkinde yasının da izi var bir de. “Yas”ı bir kez daha senin giderken getirdiklerinle tadacağım. Tek kelimeye ne çok şey sığdığına şaşacağım yine; özlem, sevgi, gülümseten anılar, huzur, mutmain bir hal ve buruklukla doğan kara bir dalga, geldiğinde hepsini deviren, geri çekilirken ise kalanı parlatıp geri veren.

Hoşçakal tontişim… Seni hep seveceğim…


İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK YAZILAR

ETKİNLİK VE DUYURULARDAN HABERDAR OLUN

Etkinlik ve duyurulardan haberdar olmak için lütfen adınızı ve e-mail adresinizi kaydedin.