Facebook Instagram

Dilekalem

Cama vuran damlalardan şükür damıtabilir mi insan? Peki ya çöpten şükür çıkarabilir mi? Hepsi mümkün inan... Bir adımla başlıyor herşey, yüzünü hakikatine dönerek edeceğin bir niyetle. Küçücük bir "an"a şükürle....

Şükredebilmek

Bir zamanlar şükredebilme yetimi kaybetmiştim. Ağzım şükretse de kalbime inemiyordu bir türlü. Normalde beni çok mutlu edebilecek, tam içimden hissedip şükredebileceğim şeyler sıradan geliyordu. Mutluluğumu kaybetmiştim. Şükrümü de… Hangisi hangisini ayartmıştı bilmem, el ele verip çekip gitmişlerdi. Zihnimde biliyor, dilimde ifade ediyordum ama o şükür hissiyle sarılmadıkça hep eksik kalıyordu. Mücadelelerim vardı, benim dışarıda verdiğimi sandığım, oysa tam içimde yaşadığım. Savaşırmış meğer hakiki ben ile bilincimdeki ben. Bilinçli dediğime bakmayın, hepimizin “bilinçli benliği” şuursuz biraz aslında, kendini “ben” sanan, bilişsel çarpıtmalarla, dayatma ve kalıplarla dolu bir ben o… Hakiki ben ise bilen, en gerçek “ben”… 

O mücadelelerin en kızıştığı anlarda, dış dünyamda krizler yaşar hatta meydan muharebelerinin ortasında kalırken hissettiğim bir şey vardı, biraz ironi, biraz teatral hava katarak şöyle anlatırdım; “Bir parçam var, ben bütün karmaşanın ortasında kıvranırken gayet rahat, soğukkanlı, keyifle izliyor, yüzünde bir memnuniyet ifadesi, “Bunu sen istedin, yaşa bakalım, nasıl olsa dediğime geleceksin” der gibi! O biliyor! Madem biliyor, neden söylemiyor! Ah onu bir elime geçirsem!” Aslında o kadar netmiş ki, o beni izleyen şefkatli ebeveyn parçam, bilen parçam zaten söylemiş bildiğini, söylermiş… O hakikatimmiş, ben ise hakikatimi görene kadar, ona uzanana kadar dolanıp dururmuşum, dış dünyama uyum sağlamaya çalıştıkça ondan uzaklaşır, uzaklaştıkça sancılara gark olurmuşum…

Kendini bilme, bulma süreci kolay değil işte. Özellikle kaybettikçe, hakikatinden ayrı düştükçe… 

O sürece dair anlatacak çok şey var tabi ki, zamanla, yeri geldikçe yine yazar anlatırım… Şimdi ona döndüğümde herşeyin nasıl değişebildiğini anlatmak istiyorum ve bunu nasıl fark ettiğimi… Ölüme giderken ışık görüp ona gidildiğinden bahsederler ya, insanın kendi benliğine uyanışı da o bilinçli; aslında şuursuz benliğinden ölüp kendi hakikatinin ışığına doğru ilerlemesiyle oluyormuş aslında. Ölüm nasıl bildiğin, kurduğun hayatı arkanda bırakmaksa, bu da o benliğinle yarattığın gerçekliğini, kurduğun hayatın tutunduğun parçalarını bırakmak demekmiş. Bırakmak ise hiç kolay değilmiş. Başka bir düzleme geçiş, orada yeni bir hayat inşa ediş… Alternatifini bilmeden hem de, sadece içindeki o parçanın bildiğini bilerek, ona güvenerek, ona yaklaştıkça “bileceğin”i bilerek… 

Hakikatinin ışığını bir kere görünce gözünü başka yere çevirsen de olmuyor, o eski hal geri gelmiyor, bir tünele giriyorsun. Ne kadar zor olduğunu bile bile, içimde coşkuya karışmış bir cesaretle attım ilk adımımı; “Ben kimdim?” dedim, “Ne severdim, ne sevmezdim, nasıl biriydim?”… Nefes aldım ve verdim, düşüncesiz boşluklar yarattım ve o boşluklara cevapların dolmasına izin verdim, o an duyamasam, göremesem bile zamanı gelince bulacaktım. Sorular gereğinden fazla olabilirdi hem, aslolan sadeleşmek, özde dönmekti. Ben de ona niyet ettim, önce kendimi bulmaya, sonra ne gerekiyorsa onu yapmaya…

İçimdeki ilk adımlarımı atmamın üzerinden çok geçmedi, dış dünyamda da attım o adımları. Sadece benim bilip hissettiğim, çevremdekilere, sorularına çok da beklenen cevapları veremediğim, içimdekileri ise ifade edemediğim bir dönemdi. Tam o dönemde bir gün, yağmurlu bir gün… Misafirlerimiz vardı ve sofradan kalkıyorduk, arkamdaki pencereye takıldı gözüm. Cama yağmur damlaları vurmuş, kimi birleşip yol yol aşağı inmiş, kimi kendi halinde oracıkta durmuş. Üstlerinden dışarıdaki dünyanın renkleri yansıyor, kimi ters, kimi düz. O bir başına taneciklerin içine sığmış koca pencereden görünen tüm manzara… O an kalbim dolusunca şükrettim. O yağmur damlalarına baktım ve şükrettim… Bir kazadan sonra tekrar yürümeye başlamak gibiydi bu, sevdiceğinin askerden gelmesinin sevinci, kavuşma hissi… “Bir yağmur dalmasına bile şükredebilir miymiş insan!” dedim… O şükür hissinin içinde eridim. Zamanla anladım ki mumlar gibi erimezsek o şükür hissinde tekrar şekil alamıyorduk zaten. Acılar yakıyordu, mücadeleler törpülüyordu,  şükür içine sarıp, hakikatinin şekline ulaştırıyordu… 

Zamanla şükretmeyi, kabul etmeyi, kendi içimdeki mücadelelerle deneyimledim, artık hayatın öğrencisiyim, dizleri yaralı, başı dik, saçları kıtık:)

O damlalara şükrettiğim gün oğlumun doğum günüydü, kalkarken gözümün cama iliştiği sofra da kutlama sofrası. Beni doğumuyla uyandıran oğlum, doğum günlerinde devam ediyordu…

Ve yıllar geçti, yine bir doğum günü geldi. Bu kez kutlama soframızdan kalkmıştık, mutfakta bulaşık işlerine bakıyordum. Elimde bir tabak bir peçete ile çöp kutusuna uzandım, pedalına bastım, hızla tabaktakileri sıyırıp dönecektim ki o manzaraya bakakaldım. Paket kağıtları, üstüne bulaşmış pasta kreması, kutlamayla, duayla paylaştığımız yemeğin artıkları; hepsi mutlu anlara eşlik etti, orada birleşti, kutlama dolu bir günün özeti haline geldi… Çöpten bile şükür çıkartabilirmiş insan! 

Şu gun şükredebildiğime de şükrediyorum. Çünkü olamadığı zamanları da biliyorum. Bir adımla başlıyor herşey, yüzünü hakikatine dönerek edeceğin bir niyetle. Küçücük bir ana şükürle. Şükrü görmeye de alışıyor insan, kanıksadıklarını fark etmeye, hayatın anlamının minicik damlalara sığdığını görmeye… Düşünerek değil hissederek yaşıyor insan. Yaşamak dediğim akan zamanla sürüklenmek değil elbet, kök salarak var olmak… 

İlham olsun, aşk olsun,

Dilek


İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK YAZILAR

ETKİNLİK VE DUYURULARDAN HABERDAR OLUN

Etkinlik ve duyurulardan haberdar olmak için lütfen adınızı ve e-mail adresinizi kaydedin.